VELÎ SANATKÂR, KÂMİL İNSAN, RESSAM AHMET YAKUPOĞLU VE AYŞE SULTAN

 

VELΠ SANATKÂR, KÂMİL İNSAN, RESSAM

AHMET YAKUPOĞLU VE AYŞE SULTAN

        Süleyman Çankaya (*)

       Ahmet Yakupoğlu Ağabey, Kütahyamız’ın medâr-ı iftihârıdır. Halk arasında adı “Ressambey”dir. Ressamlık, en tanınan meziyetidir. Neyzendir, müzehhiptir, hattatdır, minyatüristtir, çevrecidir, klâsik sanatlar uzmanıdır, velhasılı öğretmendir. On parmağında on marifeti olan “Hezarfenn”dir. Ahmet Ağabey efendidir, gönül adamıdır, insandır. Hocaları Ahmet Süheyl Ünver ve Feyhaman Duran’ın ikaz ve tavsiyeleri ile siyasetle hiç ilgilenmemiş hocalarının gösterdiği istikamette bilhassa İstanbul, Kütahya başta olmak üzere, Edirne, Bolu, Sakarya, Eskişehir, Bursa, Bilecik, Manisa, Balıkesir, İzmir, Ankara, Aksaray, Kayseri, Niğde, Antakya, Konya, Amasya, Afyon ve İskenderun’da kültür değerlerini, yani bizim olan abideleri, tarihi yerleri, kaybolması her zaman mümkün olabilen eski sokak ve kıymeti çoğu kimse tarafından bilinmeyen değerli köşeleri kendi hususi atmosferleri içinde tespitini yaparak tuval üzerine nakış gibi işlemiştir. Bu yerlerin çoğu şimdiden yok olup kaybolmuştur. Mesela Musallâ mezarlığının arkasında sulama kanalının geçtiği yerde mezarlık duvarına bitişik Kayı Boyu’nun damgası (IYI) bulunan ve Kütahya’nın fethinden sonra ilk Cuma namazının kılındığı yer olan Musallâ Namazgâh’ının minberi ile güney cephesindeki Musallâ çeşmesi, Ahırardı’ndaki kahvenin bahçe duvarına bitişik namazgâh taşı… Benim çocukluğumda bu kıymetli tapu senetleri yerli yerindeydi. Atalarımız bu güzel eserleri yüzlerce yıl muhafaza edebildi de bizler kadrini bilemedik. Hangi düşünce ve fikirle bu güzelim eserler yok edildi anlamak mümkün değil. Bu kaybolan eserlerin çoğu istenirse yeniden kazanılabilir. Mesela Rüstempaşa Medresesi Ahmet Yakupoğlu’nun yaptığı tablodan tespit edilerek yeniden işlerlik kazandı.

MUSALLÂ NAMAZGÂHI 1949

 

HAYATINDAN KESİTLER

     Ahmet Yakupoğlu, 1920 yılının Kasım ayında Kütahya’nın Ahırardı mevki spor caddesindeki evlerinde dünyaya geldi. Babası Yakupoğullarından süvari zaptiyesi onbaşı Halil Ağa, annesi Şefika Hanım’dır. Soyadı kanunu çıktığında “Çalışel” soyadı uygun bulunarak yazdırılır. 1964 yılına kadar bu soyadı kullanılır, sonra “Yakupoğlu” soyadını kullanmaya başlar. Dervişpaşa İlkokulunu bitirdikten sonra Kütahya Lisesini tamamlar. Kütahya Lisesindeki resim hocası Remzi Koçak ve Ahmet Doğruer Ahmet Yakupoğlu’na Güzel Sanatlar Akademisinden bahisle mutlaka tahsilinin devamını isterler. 1940 Yılında Ahmet Yakupoğlu kimseye haber vermeden İstanbul’a gitmiş fakat Akademiye girmeye muvaffak olamamıştır. Orada iş aramış fakat bulamamıştı. Yıl 1940… Orada iş aradığı kadar Resim Heykel Müzesi’ne devam eder. Yakupoğlu’nun kendi ifadesiyle “kendisini geceleri Üçüncü Sultan Selim’in vâlidesi Mihrişah Sultan 36 gün misafir etmişti, talebelik müddetince de Hz. Fâtih medreselerinde barındırdı.

        Ahmet Yakupoğlu, Kütahya’ya geri döndüğünde Vahitpaşa Kütüphanesine sık sık gitmekte kitap okumakta aynı zamanda da iş aramaktadır. Ahmet Süheyl Ünver’in kayınbiraderi Münif Benlioğlu müteahhitlik yapmakta olup 1931 yılından beri Kütahya’da iş (Hava Tugayı İnşaatı) yapmaktadır. Kütahya’da annesi ile birlikte kalmaktadır. A. Süheyl Ünver’in eşi Müzehher Hanım, annesi Şadiye hanımı ve kardeşini özlemiş, Kütahya’ya gitmek istemektedir. A. Süheyl Bey de on yıldır görmediği Kütahya’daki değişiklikleri görmek ve yazma eserleri incelemek için 1941 yılında Kütahya’ya eşiyle birlikte gider. Kütahya’da Selmanların (Nuri Selman, Ömer Lütfi Selman) konağında kalırlar (Alopaşa Camiinin yan karşısında, altında lokantalar bulunan cihannümalı konak). Hayatta hiçbir şey tesadüf değildir, her şey Allah’ın takdir ettiği şekilde bir plâna göre yürümektedir. Süheyl Bey çalışmalarını yapmak üzere kütüphaneye gittiğinde Ahmet Yakupoğlu da tevafuk olarak kitap okumaktadır. Bundan sonrasını “Rengarek Kütahya” albümünden okuyalım:

            İşte 7 yıl  Kütüphâne’ye devamın neticesinde, kendimi muradımızın hâsıl olacağı bir hâdisenin içinde buldum..  Vâhitpaşa Kütüphânesi!.. Birşeyler yazmak üzere oturduğum masanın karşısında pek değişik pek güzel bir insan; masasının üzerine yığılmış eski kitapların arasında kendinden geçercesine bir şeyler yapıyor ve ziyaretine  gelenlere kendini takdim ediyordu: “Akademi  hocalarından..” diye Akademi sözünü işitmek beni uyandırdı. Halbuki şehirde “kütüphaneye büyük bir kimse gelmiş” diye daha evvel kulağıma çalınmıştı. Benim işim Akademi ile idi. Kulağıma çalınan şeyler, öbür kulağımdan çıkıyordu. Ziyaretine gelenler Belediye Reisi Ethem Bey, eski Maarif Müdürü Şükrü Bey… Ben ilk fırsatta Kütüphâne Müdürü Hamdi Efendi’ye, o güzel zâta benden bahsetmesini hatırlattım.. “Yaptığı şeyleri göreyim” cevabını alınca, nerede ne varsa toplayıp koştum, önüne serdim. Heyecanlandı.. Oturttu; önüme bir kitap açtı, Kütahya ile ilgili bir mevzû idi. “Oku, resimlendir” dedi. (kompozisyon, Ilıca’da bir namazgâh etrafında abdest alan, namaz kılan insanlardan müteşekkildir). O gün öğleden sonra idi. Birkaç parça şeyleri hemen oturduğumuz yerde, onun verdiği kâğıt ve kalemle yapıp önüne uzattıkça seviniyor, yeni şeyler tarif ediyordu. Bu arada,  kimin nesi olduğum ve vaziyetim de sorulduktan sonra ”  Ben gidinceye kadar burada bulun, ayrılma!” diye tembih etti. Çıkarıp kartını verdi.

   Süheyl Bey Vali Hâmid Oskay ile görüşür, vilayetten yıllık 250 lira tahsisat çıkar. O yıl nazar-ı dikkati çekecek şekilde Akademiyi kazanır. Süheyl Hocanın tavsiyesi ile “Feyhaman Duran” atölyesinde çalışmaya başlar. Süheyl Hoca Kütahya dönüşünden sonra “Kütahya’da Selçuklulardan kalma Yoncalı Ilıcası 631 (1233), “Yoncalı Suyu ve Çamuru ve yerinde tetkiklere dair” ve “Hekim Germiyanlı Şeyhî Hakkında” başlıklı yazıları “Türk Tıp Tarihi Arkivi”nde yayınladı.

      Ahmet Yakupoğlu sömestr tatilinde Kütahya’ya döner. Halkevi’nde açılacak Halkevleri Resim Sergisi’nde onbeş resim verir. Resimleri oldukça ilgi görür ve birincilik kazanır. Bu sefer özel idareden 500 lira tahsis çıkar. İstanbul’a döndüğünde medresedeki kaldığı oda Üniversiteye geçmiş, açıkta kalmıştı. Süheyl Hoca bunu da şanına yakışır bir biçimde hallederek birde hatırı sayılır aylık temîn eder. Bu paranın yarısını hemen, Kütahya’da artık son demlerini yaşayan ihtiyar babasına gönderir. Akademide resim tahsili yaparken bir taraftan Süheyl Hocanın yanında minyatür dersleri alır. Çeşitli enstrümanlarla ilgilendiğini görünce “sen ney üfle” der, Neyzen hattat Emin dede ile konuşulur. Emin dede hasta idi, yatıyordu. Halil Dikmen’e gönderelim der. Feyhaman Bey’e mesele açılınca “hayır!. Kendisinden olacak” der ve Emin dede’den dört yıl ders alır. Daha sonra Dolmabahçe Sarayı Resim Heykel Müdürü ressam ve neyzen Halil Dikmen hocayla dört yıl ders yaparlar. Dolmabahçe Sarayı’nda 21.12.1955 Tarihinde yaptıkları dersleri teybe alırlar(**). Kütahya’da bir gurup idealist genci etrafında toplayarak onlara ney dersleri verir. Ahmet Yakupoğlu’nun yetiştirdiği bu neyzenler sayesinde “Çiniler Diyarı” olan Kütahya aynı zamanda “Neyzenler Beldesi” olarak da anılmaya başlar. Şu anda bile neyzeni en çok olan il Kütahya’dır. Ahmet Yakupoğlu sadece ney üflemesini değil keman, ud, santur, tambur, kanun, rebab ve miskal da çalardı. Kurduğu musikî topluluğu ile Verem Savaş Derneği ve Kütahya İlinden Yetişenler Derneği yararına konserler verdi.

    Babasının “İstanbullular seni  bırakmazlar, bundan sonra sana orada bir ev alalım”, demesine rağmen “Vatan Sevgisi İmandandır” diyerek Kütahya’ya dönen Ahmet Yakupoğlu binlerle ifade edilen eserlerini bıkmadan usanmadan dağ, bayır, mesire yerleri, nerede bir su başı varsa, nerede bir bizim olan eserler varsa oraların resimlerini yapmaya başlar. Betonlaşmaya başlayan şehri gerçek kimliğiyle gelecek nesillere aktarmak en büyük gayesidir. Bir gün Hava Kuvvetleri komutanı Kütahya’ya gelir. Askerî Mahfel’de misafir edilir. Orada gördüğü, fakirin birkaç yağlıboya resmi nazar-ı dikkatini çeker. Gece yataktan kaldırıp mahfele çağırırlar. Rahatsız olduğu halde ney’inide yanına alıp gider. Başta Paşa olmak üzere bütün subaylara ney üfler. Tam bir sükûnet içinde Tekin Arıburun Paşa âdâp üzerine dinler. Giderken “Halil Can’ı tanırmısınız?.”  Diye sorar.” Hocamızdır, efendim” deyince tugay komutanı Süleyman Demet’in uzun süredir mehter takımı kurmak için isteyip de alamadığı yirmi bin liralık tahsisat işi hallolur. Mehter takımı kurulur.(***)

 ÇEVRECİLİĞİ, TABİAT VE KÜTAHYA SEVGİSİ

    Ahmet Yakupoğlu’nun çoğu zamanı tabiatla içi içe geçmiştir. Kütahya’da yakın uzak demeden, nerede bir subaşı varsa oraya gitmiş, saatlerce oraların resimlerini yapmıştır. Hacıazizler mahallesi, Sultanbağı deresi, Enne barajı etrafı, Porsuk barajı çevreleri, Taşbayırı, Böcü deresi, Ilıca, Ana Sultan mevkileri başta olmak üzere Çamlıca’dan başlayıp Gümüş köyüne kadar bütün köyleri gezmiş akşamları köy odalarında Mehmet Dumlu Hoca ve orman mühendisi Hasan Doğan Eren beylerle ilâhiler okuyarak ney üfleyerek köylüleri ikna edip yetmiş bin dönümden fazla kırsal alanı yaklaşık 7 milyon adet fidanla ağaçlandırmıştır (****). Maltepe mahallesinde arazisini satın alarak plânlarını ve çini desenlerini kendi çizip, kendi yaptırdığı Çinili Cami ve yakınında bulunan resimlerini yaptığı atölyesi ile evi, Kütahya’ya gelen turistlerin uğrak yeridir. Kütahya’nın bütün topraklarını karış, karış gezerek öncelikle tarihi eserlerimiz olmak üzere eski sokaklarımızın tablolarını yaptı. Dolayısıyla Ahmet Yakupoğlu’nun “Rengârenk Kütahya” albümü şehrimizin adeta unutulmaz bir hâfızası olmuştur. Müze müdürü olduğu 4 yıl içerisinde Vacidiye Medresesini müze olarak tanzim etti. Tek parti devrinde kapatılarak samanlık olarak kullanılan Mevlevî Semâhanesi’nin (Dönenler Camii) kireç ve alçı ile örtülen yazılarını yakında bulunan itfaiyeden merdiven getirerek 1959 yılında kendi elleriyle temizleyerek meydana çıkardı.

     Mustafa Hakkı Yeşil Hoca’nın sağlığında biriktirmiş olduğu kitaplarını Kütahya’ya kazandırmak için İstanbul’da ikamet eden Hoca’nın yanına giderek bizzat ilgilenmiş ve tüm kitapların Kütahya’ya getirilip “Kütahya Belediyesi Mustafa Hakkı Yeşil Kütüphanesi”nin kurulmasına vesile olmuştur. Ayrıca Ana Sultan Türbesi, Paşam Sultan Türbesi, Karagöz Ahmet Paşa Türbesi, Hıdırlık Hezar-ı Dinar Mescidi, Tellal Çeşmesi gibi birçok eserlerin restorasyonunda aktif görev aldı.

    1981-92 Yılları arasında İstanbul’a giderek senenin büyük bir kısmını  İstanbul’da geçirdi. Senenin yaklaşık dokuz ayını Ünver ailesinin yanında geçirirdi. Hocalarının daha önce verdikleri görevleri yerine getirmek için gündüzleri İstanbul’un henüz bozulmamış köşelerinin resimlerini yapıyor, Kalamış’ta müstakil bir evin kendisine tahsis edilen odasında bu tabloları tamamlıyordu. Akşamları da boş durmuyor, suluboya resimler yapıyordu (*****). İstanbul’un bilhassa Boğazın iki yakasının en nadide güzelliklerini Üç yüzden fazla yağlıboya tablolarını yaparak adeta ölümsüzleştirdi. Haklı olarak “İstanbul Ressamı” ünvanını aldı. Ayrıca suyu çok güzel resmettiği için “Suların Ressamı” diye de anılmaya başlandı.

    Ahmet Yakupoğlu gönülden bağlı olduğu A. Süheyl Ünver’den Hiç ayrılmadı. Ünver Ailesinin bir evladı gibiydi.14 Şubat 1986 Tarihinde hocası vefat ettiğinde başucunda Kur’an-ı Kerim’in Yâsin Suresini okuyordu.

     Ressam Ahmet Yakupoğlu 2010 yılı “üstün Hizmet Ödülü”ne, Kültür ve Turizm Bakanlığının 2013 yılı “kültür ve Sanat Büyük ödülü”ne lâyık görüldü. Kütahyalı’lar ressam Ahmet Yakupoğlu’na sağlığında sahip çıkmışlardır. Ressam Ahmet Yakupoğlu caddesi, Ressam Ahmet Yakupoğlu güzel sanatlar lisesi, Ressam Ahmet Yakupoğlu Parkı ,Ahmet Yakupoğlu sokağı gibi adını 1990lı yılların başlarında vermişlerdir. Dumlupınar Üniversitemiz 2006 yılında fahri doktora ünvanı vermiş olup, Ahmet Yakupoğlu Müzesinin de inşaatı devam etmekte olup bu yıl bitirilmesi planlanmıştır. Ayrıca Çinili camii ve müştemilatının bakımları devam etmektedir. Doğduğu evininde restorasyon planlamaları başlamıştır.

      1990 yılında kurdukları “Ressam Ahmet Yakupoğlu Kültür ve Sanat Vakfı” senedinin 7. nci maddesi “Fesih halinde Vakıf, her türlü emval ve kuyudatı,  bütün sanat değerleri, kütüphanesi ve tüm mal varlığı ile Kütahya’ya armağan olarak bütünlüğü bozulmadan müstakil müze olarak bulunduğu yerde ve bulunduğu şekilde “Ahmet YAKUPOĞLU Müzesi” adı ile yaşatılmak şartı ile T.C. Dumlupınar Üniversitesi Rektörlüğüne devir ve temlik edilir.” Şeklinde Eylül 2006 yılında değiştirilerek Vakıf fesh edilir. Ayrıca “Müze işletmesi süresince elde edilecek net gelir DPÜ’nün fakir ve başarılı öğrencilerine burs olarak verilecektir.” Yapılan bir protokol ile eserler peyderpey Dumlupınar Üniversitesine ekim 2006 tarihinde devredilmeye başlanır. İlk olarak (05/06).10.2006 tarihlerinde Sayın Ahmet Yakupoğlu’nun evindeki kişisel eşyalar olarak ayrılan eşyaların dışındaki eşyalar sayılmış 1259 adet resim ve 35 adet çerçeveli fotoğraf, tezhip, hat ve diğer eşyalar ile 198 kalem ev eşyası ve 2240 adet kitap devralınıp Dumlupınar Üniversitesi deposuna taşınmıştır. Halâ bu taşımalar devam etmektedir. Protokolda “Dumlupınar Üniversitesi bağış yapılan arazide mevcut binaya ilaveten, tüm eserlerin uygun şartlarda sergileneceği standartlara uygun her türlü güvenlik önlemlerinin alınacağı ve tam gün halka açık bir müze binasını mümkün olan en kısa sürede yapmayı kabul eder”. Denmesine rağmen, protokolde süre tahditi konmadığı için on yılı aşkın süredir bu taahhüt yerine getirilmemiştir. Üniversitelerin bir görevide bulunduğu şehrin millî ve yerli olan değerlerine sahip çıkmak, geliştirmek ve tanıtmak olduğu muhakkaktır. Şimdiki Rektörümüz Sayın Remzi Gören’le 20 Ocak 2017 tarihinde yaptığım görüşmede çok olumlu izlenimler aldım. Ahmet Yakupoğlu Müzesinin bu yıl içerisinde temellerinin atılıp, bitirilmesine gayret edileceğini, ayrıca evininde restorasyonunun yapılacağını ancak evde bir yakınının 1/6 hissesi olduğunu, kamulaştırma işlemlerinden sonra restorasyon yapılabileceğini söylemesi bizleri sevindirdi. Ahmet Yakupoğlu’nun Kütahya’da Üniversite hastanesinde yattığı yaklaşık 14 ay içerisinde haftanın belli günlerinde genç neyzenlerin başucunda ney üflediklerini söylemesi de bizleri çok duygulandırdı. Yaptığım araştırmada müze bodrum, zemin ve birinci kattan oluşmaktadır. Toplam inşaat alanı 1737 M2 dir. 25.02.2016 tarihinde ihale edilmiş 01.07.2017 tarihinde yer teslimi yapılmış, sözleşmeye göre 06.03.2018 tarihinde teslim alınacaktır. İhale bedeli 3.076.000,00 Tl + Kdv dir. Müzede 4 adet kapalı atölye, 1 adet açık atölye, teşhir merkezi, arşiv odası, çok gayeli salon, yönetim odası, tanıtım odası, 2 adet sergi salonu (en az 1300 tablo olduğunu düşünürsek bu iki sergi salonu kesinlikle  yetmez…Şimdiden çare aranmalı..!), güvenlik odası,  kafetarya, idari ofis ve wc bulunmaktadır.Projede engelli vatandaşlarımızda unutulmamıştır. Ayrıca Çinili Camii çevreside güzelleştirilerek aydınlatma, wc, gasilhane ve şadırvanın aslına uygun hale getirilmesi çalışmaları da yapılacaktır. 19.02.2017 tarihinde inşaat alanına gittiğimde kış mevsimi olması dolayısı ile az sayıda işçi hazırlık çalışmaları yapıyordu. Kanaatime göre inşaat vaktinden önce inşallah bitirilecektir.

SON SÖZ

         Öncelikle Sayın Valimiz Ahmet Hamdi Nayir’in Ahmet Yakupoğlu eserlerinin envanter çalışmaları için gösterdiği gayretleri için ve önceki Valimiz Sayın Şerif Yılmaz’ında Üstadımız’ın İzmir’den Kütahya’ya tekrar dönmesini sağlayıp sık, sık ziyaretleriyle yakından takip ederek ihtiyaçlarının temini için yaptıkları gayretlerden dolayı sonsuz teşekkürlerimi sunarım.

    Ayrıca Ahmet Yakupoğlu Müzesinin yapılması konusunda üstün gayretlerde bulunan  Üniversitemizin rektörü Sayın Prof.  Dr. Remzi  Gören Hocamız başta olmak üzere 40 yıla yakın bir zaman yanıbaşında hizmetinde bulunan Sayın Hayrettin Subaşı’ya, adeta kendi evladıymış gibi zor günlerinde bakımını üstlenen manevî kızı Havva Sökmener hanımefendiye, son ve zor günlerinde hastanede tedaviye çalışan sağlık görevlilerine, uzun yıllar gözleme, cimcik, tutmaç çorbası ve sevdiği çeşitli yemekleri yapıp Ahmet Ağabeyimize götüren, çoğu zamanda evlerine çağıran kadirşinas Kütahyalı sevenlerine, dostlarına teşekkür etmek boynumuzun borcudur. Üniversitemizin yaptığı bir güzel işde bağışlanan eserlerin “Anadolu” ve “İstanbul” adı verilerek iki albüm olarak hazırlattırılmasıdır. Toki’nin sponsorluğunda bastırılan albümler çok güzel olmuş,  ancak bu güzel albümlerin sponsorluğu Kütahyalı şahıslar veya kuruluşlar tarafından yapılsaydı daha şık ve anlamlı olurdu. Acaba Kütahyamız’dan sponsor araştırılmadı mı?, yada araştırıldı da kabul eden mi olmadı? Bilemiyorum. Ahmet Yakupoğlu gibi bir üstadımızın eserlerinin iki albüme sığmayacak kadar çok olduğu herkesçe malûm. Üçüncü bir albümün de kısa zamanda çıkarılması gereğini düşünmekteyim. Şayet ilgililer tarafından üçüncü bir albüm çıkarılması düşünülürse Toki ile yapılan anlaşma şartlarının aynısı ile ve en az aynı kalitede basımını üstlenmeye Kütahya İlinden Yetişenler Derneği olarak hazır olduğumuzun da bilinmesini isterim.

    96 yıllık ömrünü devamlı çalışarak, üreterek, öğreterek Türk’ün ince sanatlarını ayakta tutmaya gayret eden Ahmet Yakupoğlu büyüğümüze yüce Allah’tan rahmetler diler, kabrinin Cennet Bahçelerinden bir bahçe olmasını niyaz ederim. RUHUNA FÂTİHA

 

(*)SÜLEYMAN ÇANKAYA , KÜTAHYA İLİNDEN YETİŞENLER DERNEĞİ GENEL BAŞKANI

(**) ARŞİVİMİZDE MEVCUT

(***)BU MEHTER TAKIMININ BÜTÜN KOSTÜMLERİ VE ALETLERİ,1987 YILINDA KURDUĞUMUZ KÜTAHYA TÜRK OCAĞI ŞUBESİNE   1994 YILINDA BAĞIŞLANDI VE TÜRK OCAĞI MEHTER TAKIMI KURULDU.

(****)BU BİLGİLER ORMAN MÜH.HASAN DOĞAN EREN’DEN ALINMIŞTIR.

(*****) DÜRDANE ÜNVER KOLEKSİYONU,DOKUZ EYLÜL ÜN. TARAFINDAN ALBÜM OLARAK BASILDI.

FAYDALANILAN ESERLER VE ŞAHISLAR

-AHMET YAKUPOĞLU,”RENGÂRENK KÜTAHYA”

-AHMET YAKUPOĞLU, “RESİMDE İSTANBUL VE İSTANBUL RESSAMI AHMET YAKUPOĞLU”

-DOKUZ EYLÜL ÜN. “AHMET YAKUPOĞLU DÜRDANE ÜNVER ÖZEL KOLEKSİYONU”

-AHMET SAYAR GÜNER,”A.SÜHEYL ÜNVER HAYATI, ŞAHSİYETİ VE ESERLERİ

-KUBBEALTI AKADEMİ MECMUASI SAYI 181

-TÜRK EDEBİYATI AYLIK FİKİR VE SANAT DERGİSİ SAYI 517

-HAYRETTİN SUBAŞI (SANATSEVER ,  KOLEKSİYONER)

-ERGUN ÖZATAĞ  (İŞ ADAMI)

-HASAN DOĞAN EREN (ORMAN HÜH.)

-HÜSNÜ SÜYÜN (KİYD ESKİ GENEL BAŞKANI)

-MİRAY ÖZOL (KİYD ESKİ ANTALYA ŞUBE BAŞKANI)

 

 

 

AYŞE SULTAN  (1)

Ahmet  Yakupoğlu    

     İstanbul’un beş yüzüncü fetih yılı 29 Mayıs akşamı seçkin ve fakat mahdut zevâtın, Ayşe Sultan’ın (2) etrafında, hatta onun şerefine yapılacak toplantı için günlerce evvelinden telefon konuşmaları başladı. Süheyl Bey (3) ısrarla istemiyordu. Nihayet o gün tekrar telefon geldi, konuştular… Benim için izin ister yâhut haber verir yollu söz açtı. Talebesi olduğumu, misafir bulunduğumu söyledi. Çünkü bu değişik bir toplantıydı.

    O gece İstanbul târihî günlerinden birini yaşıyordu. Akşamdan sonra üçümüz evden çıktık. Köprüden bir taksiyle Harbiye’de bir apartmanın kapısını çaldık. Hüsniye Hanım’ın apartmanı. Bu arada ben arka cebimden çıkardığım bir mendille ayakkabılarımızın tozunu aldım. Hocamın bundan duyduğu memnuniyeti anlatamam. O gece Fetih Derneği’nin verdiği balo toplantısına davetli idim. Fakat bu müstesnâ günün hâtırası benim için hayatımın unutulmaz demleri meyânında yâd edilmesi mukaddermiş.

     Toplantıda isimlerini unutmadığım ve kendilerini şöyle böyle tanıdığım kimselerden İsmail Hâmi Dânişmend (4) ve hanımı Hüsniye Hanım, Ali Fuat Başgil ( 5) ,Atsız (6) vardı. Daha tanımadığım bir iki bey ve hanımı vardı. Ben emsal birde genç vardı ki onu daha sonraları düşünüp çıkaramadım; Yılmaz Öztuna (7) mı idi? Çünkü beni İleri Türk mûsikîsi Konservatuarına çağırmıştı. Salonun bir kenarına “Fâtih Köşesi” yapmışlardı. Orada bir de piyano vardı. Benim oradaki vaziyetim bir kenardan âlemi temaşâ idi ve dinliyordum. Yemek yenildi. Bu sohbetli ve uzunca sürdü. Konuşmalar ilmî, târihî musâhebe idi. Osmanlı devrine temas edildiği oluyordu. Ayşe Sultan’ı ilk defa görüyordum. Profilinin nasılda Bellini Fâtih’ine benzediği dudak ve kaşların, gözlerdeki ifâdenin o portreyi hatırlattığına dikkat ediyordum. Ondan sonra daha birkaç kereler görüştük, bu kanaatim değişmedi.

    Sohbet sırası Sultan Üçüncü Selim Han’a gelince bizim neye de sıra geldi. Dört hâne Yusuf Paşa’nın (8) segâhını üfledim. Tesir kat’i oldu, hava değişti. Öyle zannediyorum ki bu türlü mecliste böyle bir mûsikî uzun zamanlardır kaybolmuş olmalıydı. Uzun konuşmalarda hepsi kendi kariyerinde ve yolunda mevzûlardan bahis açıyor, Süheyl Bey tasavvufî cevaplarla iştirak ediyordu.

     Anadolu’dan yeni gitmiştim. İçinde bulunduğum meclis Türkiye’nin kalburüstü insanlarının bir toplantısıydı. Nasıl bir âleme göçtüğümü o anda ihâta etmekten âcizdim. Saat 24’te hâzirun ayağa kalktığı zaman hayretlerde kaldım; Ayşe Sultan piyanonun başına geçti. O gün için bestelediği Fâtih Marşını çalmaya başladı. Nasıl bir merâsimdi? Koca koca adamlar saygıyla ayakta dinliyorlardı. Sanki İstiklâl Marşı çalınıyordu.

Mevzûnun ulvîliği ve meclisin yüceliği, sonra, sonra anlattığım yerlerde ancak idrakime yerleşmişti. O Sultan’nın o mûsikîsi gönülleri teshir etti. Alkışladılar. Hüsniye Hanım, ev sâhibesi, hizmet ediyor,Şeyh Gâlib’ten(9) beyitler okuyordu. Atsız bizleri hep Orta Asya’dan getiriyordu. İsmail Hâmi Bey Ayşe Sultan’ı cedd-i âlîlerine benzetiyordu.

Nihâyet sıra gene bana geldi; Sultan, münhasıran benden parçalar istedi; “Ceddim Üçüncü Selim’den bir şeyler dinlemek isterim” dedi. Şehnaz şarkıyı hatırlıyordum. Onu gösterdim. Dede Efendi’den, zamânından başka şeyler takdim ettim.

Dağılmaya yakın bir sükûnet hâsıl oldu. O sırada İsmail Hâmi Dânişmend’in konuşmayı kapayan ve tamâmen Süheyl Bey’in âilesinin – çocuklarına beni de dâhil ederek-saâdeti için yaptığı duâsı ile gece sona erdi. Süheyl Bey hâzirûnu ertesi gün Enstitü’deki sergiye dâvet etti.

Filvâki 30 Mayıs günü sergiye geldiler. Teşhir edilen eserler fâtih devrine âit hazırlanmış tezyînat, minyatür, yazı, tezhip; bu arada benim de hazırladıklarımdan bir miktar resimdi. Ayşe Sultan’a resimler hakkında îzâhat veriyordum. Domaniç’in resmini görünce durakladı.” Bundan bir tâne kopya rica edeyim. Benim ecdâdımın ilk vatanı” dedi. Derhal ve sevinçle vâdettim. Süheyl Bey’in o gün misâfirler için hazırlattığı, Fâtih’in en çok sevdiği yemek olarak peynirli pide ile nardenk şerbeti ikram edildi. Pide çok ustalıklı yapılmıştı… Şerbet,   hayâtımda görmediğim nefâsette bir şeydi. Târihî günlerin kendine mahsus dört başı mâmur güzellikleri oluyor.

Şimdi bu minval üzerine uzun bir zaman geçti. Ben Kütahya’da vazifeliydim. Araya zatülcenb girdi. Memuriyet İstanbul’a nakloldu. İntikal uzun sürdü. 953’ten 55 veya 56’lara kadar Sultan’la karşılaşmadık.

Bir Salı, Topkapı Sarayı’nın Enderun Dershânesi’nde nihâyet karşılaştık. Yanında ezilip büzülerek oturduğumu, vâdimi unutmadığımı, fakat bir türlü muvaffak olamadığımı söylediğimi iyi hatırlıyorum. “Ahmet Bey, dedi, beis yok, hatırdan çıkarmadınız ya.”Sesin tonundaki,sözlerin edâsındaki letâfet ve bunları söylerken yüzünün ifâdesindeki asil mânâyı  târif edebilmem imkânsızdır. Hayatta benzerine rastlamadığım yaratılışta insanlardandı.

Kendilerini hatırdan çıkarmamın imkânı olmadığını, devrinin süvâri zaptiyesi olup, “cennetmekân” demeden Sultan Hamid’i ağzına almayan bir babanın evlâdı olduğumu, böyle küçük yaşta terbiye aldığımızı söyleyerek sözlerime devam ettim.Bu konuşmam onu çok içlendirdi. Metindi, üzerinden “Sultanlık” bir an eksik olmuyordu. Bunca zaman geçtiği halde ismimle hitap etmesine şaşarım.

52’de hânedânın nisâ tarafına af çıkınca İstanbul’a gelmiş. Herhalde bu meyanda Topkapı Sarayı’nda mı görüştüler bilmiyorum. Süheyl Bey evine davet etmiş. Dostlardan Feyhaman Beye (10) haber vermiş. Feyhaman Hoca Şerif Muhittin Beylerle( 11) çok iyi görüşürmüş. Onlar bu dâveti işitince pek arzu etmiş. Safiye Ayla ile kalkıp o da gelmiş. O gün enteresan bir gün olmuş. Safiye Ayla şarkıları okumuş, Şerif Muhittin udunu icra etmiş. Ayşe Sultan’a piyano çaldırmışlar.

Aradan bir uzun müddet daha geçti. 58 sonlarında İstanbul’dan ayrılacağım sıralarda Domaniç resmimin orijinalini takdîme sıra geldi. Kopyasını yapmayı münâsip görmedim. Akrabâlarından Tevfîka hanımla haber gönderdik. Bunlar Tıp Târihi Enstitüsü’nün tezyînat talebeleri idi.

Nâdîde’yi (12)  aldım, Jülîde’ye haber verdik. Yanımıza da teyp aldık;  söyleşilen günde SerenceBey Yokuşu’ndaki evlerine vardık. Bizim için hazırlanılmıştı. Küçücük konak, saraydan kalma zâtî eşyâlarla döşenmişti. Bir müze hissini veriyordu. İmparatorluğun son hâtıraları olan eşyâlar gözlerimizin önünde bir medeniyetin incelmiş, letâfet kesbetmiş numûneleri hâlinde ebedî istirâhatlerindeydi. Çay ve pasta ikram ettiler.Sultan Hamid Han’ın yaptığı çekmecelerden biri önümdeydi. Sultan onu bize göstermek için gözlerini çekip kapatıyordu. Biri kapanırken diğer göz kendiliğinden açılıyordu.

O günün hâtırasının bir kısmını teybe almışımdır. Ayşe Sultan’a gelince gene piyano çaldırdık. Annesi Müşfika Kadınefendi’yi konuşturduk. Domaniç’in manzarası da merâsimle baş sedire yâni Sultan’ın çalıştığı yerdeki bir duvara,  başka bir asılı resmin yerine kondu.

EBE ÇAMLIĞINDAN DOMANİÇ DPÜ KOLL.( AYŞE SULTAN'A VERİLEN)

 

Ebe Çamlığından Domaniç – dpü kolleksiyonu( Ayşe Sultan’a verilen resim)

     Vefatlarından sonra bir ara İstanbul’da bulunuyordum. Tevfika Hanım, Ayşe Sultan’dan bir hâtıra olmak üzere onun resim paletini bana getirdi. Bir de Enstitü’de tezyinat çalışmalarında kullanması için onun adına yaptırılan bir cilt resim defteri Gülbün (13) tarafından bana verildi. Bunu çeşitli minyatür örnekleri yapmakta kullandım. Ne güzel hatıralar…

(Bu güzel hatıranın daha geniş çevrelerce okunması ve bilinmesi gayesiyle tekrar neşredilmesini uygun gördüm.    Süleyman ÇANKAYA)

 

  • 2 EKİM 2016 GÜNÜ VEFÂT EDEN RESSAM, MÜZEHHİP VE NEYZEN AHMET YAKUPOĞLU’NUN 2015 YILINDA VAKFIMIZA (KUBBEALTI AKADEMİ MECMUASI SAYI 181) GELEN YAZILARINDAN BİRİ. BU VESÎLEYLE AHMET YAKUPOĞLU’NU TEKRAR RAHMETLE ANIYORUZ.
  • AYŞE SULTAN , 1887-1960 , SULTAN II. ABDÜLHAMİD HAN’IN MÜŞFİKA KADINEFENDİ’ DEN OLAN KIZI
  • PROF. DR. A. SÜHEYL ÜNVER , 1898-1986 , DOKTOR , TIP TARİHÇİSİ , MÜZEHHİP
  • İSMAİL HÂMİ DÂNİŞMEND , 1899-1967 , TÂRİHÇİ VE TÜRK DİLİ ARAŞTIRMACISI
  • PROF.DR. ALİ FUAT BAŞGİL,1893-1967,HUKUK ÂLİMİ, SİYÂSETÇİ
  • NİHÂL ATSIZ,1905-1975,TÂRİHÇİ, EĞİTİMCİ, ŞAİR
  • YILMAZ ÖZTUNA,1930-2012,TÂRİHÇİ, YAZAR, SİYÂSET VE FİKİR ADAMI
  • YUSUF PAŞA,1821-1864,BESTEKÂR VE NEYZEN
  • ŞEYH GÂLİP,1757-1799,DİVAN ŞÂİRİ, MEVLEVÎ ŞEYHİ
  • FEYHAMAN DURAN,1886-1970,RESSAM VE HATTAT
  • ŞERİF MUHİTTİN TARGAN,1892-1967,BESTEKÂR, UDÎ VE RESSAM
  • NÂDÎDE ULUANT 1925, MÜZEHHİBE, SÂMİHA AYVERDİ’NİN KIZI
  • GÜLBÜN MESARA,1940,MÜZEHHİBE, SÜHEYL ÜNVER’İN KIZI

 

 

Comments are closed.